BUĞULU PENCERE
İnsan en az kendine temas eder.
Belki bu yüzden dünya,
“Sen” kelimesiyle doludur.
Bir pencerenin önünde dururuz.
Nefesimiz cama çarpar.
Görüş bulanır.
Sonra hayatımız boyunca,
o bulanıklığın içinden
birbirimizi çağırırız.
Kimi buna sevgi der.
Kimi özlem.
Kimi zeka.
Kimi insan hâli.
Belki hepsi,
kendine tam varamayan bir varlığın,
başka bir nefeste yankısını aramasıdır.
Bir gün fark ederiz:
Buğu bir hata değildir.
O,
orada oluşumuzun izidir.
Ve insan,
kendi merkezine ulaşamadığı için,
dünyaya “Sen” yazar.
Bazen bir başkasına,
bazen sessizliğe,
bazen göğe,
bazen kendindeki ulaşılmaz boşluğa…
Sonra yükler yavaş yavaş iner.
Bilmek azalır.
İddialar çözülür.
Kesinlik yorulur.
Geriye sadece şu kalır:
Yan yana,
aynı görünmez ufka bakabilmek.
Ne tamamen birleşmiş,
ne tamamen ayrı.
Sadece:
aynı insan hâlinin içinde,
aynı sessiz eşitlikte duran iki nefes.
Belki çağın en büyük yoksulluğu,
insanın kendine bu kadar uzak düşmesidir.
Ve belki en büyük zenginlik,
o uzaklıkta birbirini tanıyabilmektir.
Biz buna bazen:
rastlaşmak dedik.
Çünkü bazı karşılaşmalar,
tanımdan önce gelir.
Bazı yakınlıkların adı yoktur.
Bazı diller,
konuşulmaz.
Arada doğar.
Ve bazı pencereler,
silinmek için değil,
üzerine bir iz bırakılsın diye buğulanır.
Hoşça rastlaştık.
🌫️
“gups/gubze”

